Dağlara, bozkırlara, yaylalara...
Çocukluğuma, mutlu günlerime,
Hayal ettiğim dünyama gidesim gelir...
Gençliğimdeki toz pembe dünyama gidesim gelir...
Dağların başındaki temiz havayı bulasım gelir...
Buz gibi sulardan içesim gelir...
Yüzümün tozlu yolların tozu ile hemhal olduğu, akan terimin yüzümde çamurlaştığı günlere gidesim gelir...
Kalabalıklardan kaçarak yalnızlığa, dağların özgürlüğüne varasım gelir...
Ufka baktıkça uzaklardaki eşyanın küçülmesi gibi, tüm kötülükleri yok sayasım gelir...
Zorlukların benden uzaklaşmasını göresim gelir...
Bir uçurtma gibi havalanıp, bir kuş gibi engin vahalara uçasım gelir...
Daha neler gelir aklıma, neler...
Tüm mutluluklar adına aklımı, hayallerimi yorasım gelir...
Kapıda bekleyen ağır misafiri, gönlümün sahibi yapasım gelir...
Sonra yolum Sivas'ın uçsuz bucaksız bozkırlarına düşsün isterim. İlkbaharda yeşilin binbir tonuna bürünen, yazın sarı başaklarla dalga dalga uzanan ovaları seyredesim gelir. Rüzgârın sessizce buğday tarlalarının arasından geçerken çıkardığı o tanıdık sesi yeniden duyasım gelir. Çocukluğumun geçtiği toprakların kokusunu içime çekesim gelir. Çünkü bilirim ki insan, doğduğu toprağın kokusunu hiçbir zaman unutmaz.
Yüksek dağların eteklerinde açan mor çiçekleri, kekik kokularını, yağmurdan sonra mis gibi kokan toprağı özler insan. Yıldız Dağı'nın serinliğini, Kızıldağ'ın rüzgârını, yaylalarda yankılanan çoban türkülerini, uzaktan gelen koyun çanlarının sesini dinleyesim gelir. Gün doğmadan uyanan köylerin sessiz telaşına karışasım, sabah ezanıyla birlikte güne başlayan insanların samimiyetini yeniden yaşayası gelir insanın.
Sivas'ın berrak pınarlarından kana kana su içesim gelir. O buz gibi suyun yalnızca susuzluğu değil, yılların yorgunluğunu da alıp götürdüğüne inanırım. Bir çeşme başında oturup saatlerce akan suyu seyretmek, hiçbir şey söylemeden huzuru dinlemek isterim. Çünkü bazı sessizlikler, en güzel sohbetlerden daha anlamlıdır.
Eski taş evlerin önünden geçesim gelir. Kerpiç duvarlara dokunasım, ahşap kapıları usulca aralayasım gelir. Çocuk seslerinin yankılandığı dar sokaklarda yürürken, yılların geriye doğru aktığını hissedesim gelir. Belki oynadığımız oyunların izleri hâlâ o sokak taşlarının arasındadır. Belki de çocukluğumuz, bizi beklemekten hiç vazgeçmemiştir.
Anamın tandır ekmeğinin kokusu burnuma gelsin isterim. Sacın üzerinde pişen yufkanın, taze tereyağının, ayranın, köy yoğurdunun tadını yeniden alayım isterim. Bir sofranın zenginliği, çeşit çeşit yemeklerde değil; aynı ekmeği bölüşen insanların sevgisindedir. İşte o sofralara yeniden oturasım gelir.
Akşam olunca gökyüzüne bakasım gelir. Şehir ışıklarının örtemediği yıldızlarla dolu göğün altında, bir kayanın üzerine oturup sessizce düşünmek isterim. Samanyolu'nun bütün ihtişamıyla uzandığı gecelerde, insanın ne kadar küçük, umutlarının ise ne kadar büyük olduğunu yeniden hatırlayasım gelir.
Sivas'ın sert geçen kışlarını bile özlerim bazen. Karın sessizce toprağı örttüğü, sobanın çıtır çıtır yandığı, pencerelerde buz çiçeklerinin açtığı o uzun geceleri... Dışarıda tipinin uğultusu sürerken içeride demlenen çayın buharına karışan sohbetleri, komşuluğun, dostluğun ve paylaşmanın sıcaklığını yeniden yaşayası gelir insanın.
Sonra türküler gelir aklıma... Bir uzun havanın yüreği titreten ezgisi, bir sazın telinden dökülen hasret, bozkırın yalnızlığına karışan insan sesi... Çünkü Sivas'ta türkü yalnızca söylenmez; yaşanır. Her ezgide biraz gurbet, biraz sevda, biraz sabır, biraz da kader vardır.
Zaman değişiyor, şehirler büyüyor, insanlar çoğalıyor. Ama bazı özlemler hiç eskimiyor. Çocukluğun geçtiği sokaklar, ilk umutların filizlendiği topraklar ve insanın yüreğine huzur veren memleketi, yıllar geçse de aynı sıcaklığı koruyor. İnsan nereye giderse gitsin, gönlünün bir yanı hep doğduğu yerde kalıyor.
Belki de bütün bu özlemin adı Sivas'tır…
Bozkırın sonsuzluğunda sabrı öğrenen, dağlarında özgürlüğü hisseden, pınarlarında huzuru bulan insanların memleketidir Sivas. Soğuğuyla insanı diri tutan, sıcaklığıyla gönülleri ısıtan kadim Anadolu şehridir.
Ve gün gelir...
Kalabalıklardan yorulan ruhum yine o dağlara döner.
Yaylalarda esen rüzgâra selam verir.
Bozkırın sessizliğinde kendini yeniden bulur.
Çünkü insan, eninde sonunda ait olduğu toprağa döner.
Benim gönlümün pusulası da hep aynı yönü gösteriyor.
Sivas'a...
Çocukluğuma...
Bozkırın sonsuz ufkuna...
Ve hiçbir zaman eskimeyen o güzel günlere...




